Köy Enstitüsü sınavlarından bahsetmiştim. İlkokulun 5 Sınıfı'nın son aylarıydı okul arkadaşları arasında bir şayia yayıldı. Lâdik'teki Köy Enstitüsü'ne talebe alıyorlarmış diye. İlkokulu bitirince ben de müracaat ettim. Bunu öğretmenimiz duyuyor, Yemenilerin Hacı Efendi rahmetli beni yanına çağırdı. Gittim dedi ki: Senin bir müracaatın varmış enstitüye ben kabul etmiyorum, sen dedi daha yüksekokullara gideceksin dedi ve beni vazgeçirdi.
Yine yazları kışlık odunumuzu hazırladık. O zaman para yoktu ki odun alalım. Dağlara gider odunları keserdik, sırtımızda eve taşırdık ve kışlık odunumuzu bu şekilde tedarik ederdik.
İlkokul bittikten sonra ortaokul zamanı geldi ortaokula kaydoldum. O arada dayım devreye girdi, benim ortaokul elbisemi diktirdi. Ona da çok mutlu olmuştum çok sevinmiştim. Lacivert elbise diktirmişti onu hiç unutamıyorum. O elbiseyi daha sonra küçülmesine rağmen 3-4 sene giymiştim. Okulda kendi düşünceme göre başarılıydım. Hiç ikmale kalmadan iki sınıfı da geçtim ama o yaz babam seni çıraklığa vereceğim dedi ve son sınıfı okutmadı. Çocukluk işte ben okumaya zorunluluktan gidiyordum. Babamın o teklifine sevindim ve kunduracı çıraklığa başladım. Ustam Hüseyin Gülcü eniştem idi yani halamın kocası. Onun yanında iki üç yıl devam ettim. Bu arada yine bir başarımı söyleyeyim. Bu övünmek değil pazarlara giderdim yanımda İsmet Özden olurdu. Şimdi onlar büyük iş adamları onunla arkadaşlık kurduk. Zaten dükkânlarımız yakındır birbirine. Niksar pazarlarına çıkıyorduk onunla daha 14-15 yaşlarındaydık, pazarda ses getirdik. Pazarda lastik ayakkabı satardık. Kara lastikler yeni çıkmıştı millete de yenilikti. İsmet propaganda yapıyordu bağırıyordu, ben de satış yapıyordum. Tabii bizim böyle çok satış yapmamız ustamızı rahatsız etti. Çünkü biz İsmet ile kendimize satış yapıyorduk. Biz dükkânda çırak kalfa olarak çalışırken üretim yapıyor, kundura imal ediyorduk. Hafta pazarı olduğu zamanlar ise gündüz pazarda kendimize, gece ustamızın dükkânında ustamıza çalışıyorduk. Ustam benim pazardaki başarımı görünce beraber çalışalım dedi, ortaklık teklif etti. Sermaye benden olsun lastikleri ben alayım siz satın, kazancın yarısı sana yarısı bana deyince kabul ettim ve o şekilde çalışmaya devam ettik. Pazarlar olduğu zaman ben pazara gidiyordum. Pazarlarda da -Niksarlı çok iyi bilir- ben malımı satmadan öbür pazarcı arkadaşlarının malları satmasının imkânı yoktu, tarih yazmazdı. Ben bitiriyordum, ondan sonra onlar başlıyordu satmaya. Askere kadar böyle devam etti. Ustamın dükkânı Kepçeli çeşmesinin yanındaydı.
.png)
Hani çekirdekten yetişme derler ya siz öyle bir esnafsınız
Evet evet tam çekirdekten yetiştim. Küçük çocukluktan başladım, hep pazarlarda geçti ömrüm. Ramazanlarda İsmet Özden ile cami cami gezerdik teravihlerde. Onun sesi tilaveti çok güzeldi, her gittiğimiz camide ezanı o okuyordu.
O zamanlar en büyük hevesim isteğim bir bisiklet sahibi olmaktı. Ustamdan aldığım haftalıklardan 25 lira biriktirmiştim. İsmet Özden bisikletini satıp motosiklet alacaktı. Ben onun bisikletin almıştım. O mutluluğu hiç unutamıyorum, ilk defa kendi bisikletim olmuştu çünkü. O da motosiklet almıştı, onların durumu çok çok iyiydi. İsmet Özden şimdi bizim birkaç katımız, çok büyük iş adamı. Allah daha ziyade etsin, daha çok versin.
İsmet Özden Bey ile Lastik ayakkabı pazarlama işi de yapmışsınız, nerelere pazarlıyordunuz, anlatır mısınız?
18 - 19 yaşlarında geldiğimizde Yayla lastikleri çıkmıştı. Lastik ayakkabıları pazarlamak için fabrika bize araba tahsis etti. Biz Erzincan, Erzurum, Gümüşhane hatta Amasya, Fatsa oralarda arabalarla lastik ayakkabı pazarlıyorduk. Önceden Kale ve Yayla lastik ayakkabı fabrikaları vardı. Sonra Ömür, Güvenal ve Dumanlı lastikleri kuruldu. Daha sonra ise Korkmazlar da ayakkabı fabrikası açtılar. Tabii bu fabrikalar teknolojinin çok hızlı gelişmesine ayak uyduramadılar, kendilerini yenileyemediler ve yok oldular.
Sadece Niksar pazarı değil tabii çevre pazarlara da açıldınız. O pazarları ve birlikte gittiğiniz kişileri anlatır mısınız?
Tabii ki Erbaa, Reşadiye, Akkuş… Bu pazarlarda köylülerden beni tanımayan yoktur.
Tabii bu arada ben bir taraftan pazarlara gidiyor bir taraftan da yine ustamın yanında çalışmaya devam ediyordum. Özellikle geceleri işi yetiştirebilmek için sıkı bir şekilde çalışıyordum. İşçilik yapıyor, iş üretiyor, sabaha karşı da pazara gidiyordum. Bazen günlerce evime gitmediğim oluyordu. Uzun süre bu şekilde çalıştım. Evet, maalesef iş yerinden çıkar eve gitmeden direkt pazar arabasına binerdik. Hatta tabii ki yer yok pazar arabasını önce mallar ürünler yüklenir, bizler yani pazarcılar da onların üzerine çıkar otururduk, böyle arabanın üzerinde açıkta giderdik. Şoför mahallinde ise kıdemli pazarcılar, büyüklerimiz giderlerdi. 3-4 kişi olurdu onlar da kodamanlar olurdu.
Pazarlara gittiğimiz kamyoncuları söyleyeyim. Niyazi Yıldırım vardı Karşıbağ'dan. Muhacirdi ama çok sertti, ilkelerinden hiç ödün vermezdi. Hacı Yurdakul araba alınca biz onunla gitmeye başladık, daha hesaplı götürüyordu. O, işi bırakınca Fitil Nurettin (Bozbeyoğlu) diye bir şoför başladı. Çok beyefendi, kibar, iyi biriydi. Halil Efendi Mahallesindendi, Hacı Yurdakul'un arabasını o kullanıyordu. Tokatlı Karabacak vardı, onunla da çok gittik pazara.
Pazara beraber gittiğimiz esnaflara gelince en başta Ahmet Sobacı ve Zühtü Erdoğan vardı. Onlar kodamanlardı, şoför mahallinde otururlardı. Bayram Erdemir, Derebağ'dan Duman Hilmi(Eroğlu) , Arslan Üstün ve amcası Halil Ağa, Tacettin Tuğlu vardı. Genelde pazarcılıği iyi yapan kişiler muhacirlerdi. Bizim yerlilerden pek fazla yoktu.
Ben Erbaa ve Reşadiye pazarlarına daha çok Tacettin Tuğlu ile giderdim samimi arkadaştık, sonradan dükkânlarımızda komşu olmuştuk. Onun küçücük bir tablası vardı. Pazarlara öyle altın gümüş yüzük götürülmezdi. Tabii ekonomik güç ile alakalıydı. Pazarlara daha çok bafon yüzük yapıyor hatta hazır da alıyor, tabla üzerinde satıyordu. Ben sergide lastik ayakkabı satıyordum o da tabla üzerinde yüzük satıyordu.
Bazı arkadaşlara köylüler gitmeye çekinirdi. Benim karşımda benim gibi lastik ayakkabı sergisi açan bir arkadaşımız vardı ama o biraz lüks yaşardı. Bakın lüks yaşamanın dezavantajları da var. Pazarda kebap yaptırır, bağdaşı kurar, sergisinin başında yerdi. Köylü vatandaş ona bir şey sormak için tezgâhına giderdi ama onu kebap yerken görünce soramazdı. Sonra döner gelir bana sorar, benden alırdı. İnanın ki ben sabahleyin erkenden bir simit yersem yiyor akşam sergimi kapatana kadar hiçbir şey yemiyor içmiyordum. Biraz canı sıkıydım ama disiplinli idim. Başarının altında bazı sırlar yatar, ben başarımı ona bağlıyorum. Yani benim de gücüm yetiyordu kebap yemeğe ama müşterinin önünde onu yapmak, hiç hoş olmuyordu. Bunun ayıp olduğunu düşünüyor, müşteriye saygı duyuyordum.