İsmet Çıtak, ürettikleri ürünleri nasıl pazarladıklarını anlatıyor; Ürettiğimiz bakır mutfak eşyaları kendi işyerimizde sattığımız gibi çevre pazarlara da giderdik. Yine hani köy pazarları falan olur ya oralardan gelirlerdi onlara da satardık. Pazarlara giderdik, Akkuş, Reşadiye, Erbaa pazarlarına çok gitmişimdir. Pazarlara giderken Bardakçıoğlu Ahmet ustanın bir Agustin arabası, kamyonu vardı, herkes ona dolardı. Arkasını da örerlerdi iple, kimse kendini atmasın diye.
Reşadiye'ye öyle giderdik, bir gün ben, dokuz dolambaçlı bir yolu vardı Reşadiye'nin, orada araba geri geri kaçtı. Çekmedi araba, Agustin. O zaman ki arabalar daha bir sıhhatli değildi. Yani şimdi arabalar çok güzel. Herkes, o iplerin arasından kendini atan atana. Araba geri gidiyor millet atlıyor arabadan. Eee ne yapsınlar, can pazarı. En sonunda bir yere dayadı arkasını da, o şekilde durdu.
Reşadiye Pazarına giderdik, gece arabalarda yatardık. Yani bir şey vardı, otellerde yatılacak durum yoktu o zamanlar sene1950.
Pazarlar nasıl hareketli oluyordu. Yani alış veriş çok güzel oluyordu. Bakır işi çok güzeldi o zamanlar. Yeni zelzeleden de çıkıldı, ihtiyaç var. O zamanlar alüminyum yok, çelik yok herkes bakıra muhtaç. İşlerimiz çok güzeldi yani.
İzzet Tuna, bu işe başlamasını ve Tokat'tan bakır getirmelerini ve satmalarını anlatıyor; Ben şöyle söyleyeyim 7 yaşında babamın yanına gitmeye başladım. Okula giderdim okuldan sonra dükkana gelirdim. Kap yıkamadan ne bileyim silmeler yani her türlü şeyi yaptık. Babam bizi bakır için Tokat'a gönderirdi. Çocuktuk ama işi bildiğimiz için Tokat'a gönderirdi. Bakırı alıp getirirdik satardık. Gece oturup kazan çakardık. Yani kulplarını takardık. Eskiden bakır sitiller vardı, soba kazanları vardı, aşurma kazanları, haranı kazanlarına dere kazanı da derler. Adını öyle koymuşlar zamanında. Tokat'a giderdik bakırı alır getirirdik. Bakırın yoğun gittiği sıralarda haftada 2 sefer bakıra giderdik. Pikapımız vardı 1977 de. Pikapla Tokat'a gider, bakırları alır gelirdik.
Tokat'ta Çıtaklardan Hilmi amca vardı. Hüseyin amcanın oğlunun Tokat'ta bakır imalathanesi vardı. Evet. Niksar'dan gittikten sonra Tokat'ta yapmaya başladı. Öbürleri de yapmayı bırakınca Hilmi amcadan aldılar. Çekme işini başka arkadaş yapmaya başladı. Yani hepsini ayrı ayrı yerlerden alırdık. Ondan sonra kalaylar, kulplarını takar, her türlü şeyini yapar ve satardık.
Evet, yapınca hepsini bir yapacaksın. Şimdi şu an da bakırı ne arayan var nede soran. Yapan da yok eden de yok. Tokat'ta da yok zaten. Tokat'ta da bitti. Tokat'ta şu an da kazan leğen yapan bir arkadaş var. Bilal Çorbacıoğlu diye. Çorumlu aslında ama Tokat'ta yerleşti ve o yapıyor. Bir o var, başka da bilmiyorum. Ha satan vardır bilemem artık. Dışarıdan getirip satan vardır. Ama işi yapan yok. Bildiğim kadarıyla öyle yani.
Bir de şey diyeyim makine işi değil de böyle elde dövme bakır yapan var mıdır diye soracak olursan, Salih Çıtak ara sıra yapardı. Şimdi o canı sıkılınca oturup kendi kafasına göre bir şeyler, hem de çok güzel yapar. İsmet Tunca, ben daldan eğme değil, kökten sürmeyim diyor ve devam ediyor. Çünkü bakırcılık kalaycılık baba mesleği. Babam Mihdat Usta, ben dokuz yaşımdayken öldü. Akrabaların himayesinde yetiştim. 1958 yılında Gaziahmet İlkokulunu bitirince bu mesleğe başladım. İlk ustam Seyfettin Şahin'in yanında beş yıl çalıştım. İkinci ustam Şakir Arslan'ın yanında da 1967'de askere gidene kadar çalıştım. 1969 yılında askerden geldikten sonra kendi dükkânımı açtım ve bağımsız olarak çalışmaya başladım ve 2008'e kadar bilfiil 50 yıl bakırcılık ve kalaycılıkla uğraştım. 2008'de mesleği bıraktım ama kendimi emekli de etmedim. Pazaryeri üniversitesinde tahsilime devam ediyorum. Ufak tefek tamir işleriyle ilgileniyorum. Zaman yedi bitirdi bakırı. Alüminyum ve emayenin gücü yetmedi ama çeliğe dayanamadı, yenildi bakır. Artık bakır da, bakırcılıkta, kalaycılıkta kalmadı.