NİKSAR'DA KALAYCILIK
İsmet Tunca, Kalaycılar Derneği, Arasta'da şimdiki Adalıların kahvesinin köşesindeydi benim çocukluğumda diyor. Kalay o zamanlar serbest piyasada satılmazdı. Devlet tarafından dernek vasıtasıyla dağıtılırdı ve buna tevzi kalayı derlerdi. Ne kadar geldi, diyelim ki işte 50 kilo kalay geldi. Kaç kalaycı var 25 kalaycı. Kalaycı başına 2 kilo verilirdi. Böylece taksim edilirdi. Diğer malzemeleri pamuk gibi falan dışarıda bulup alıyorduk. Ama kalay bulunmuyordu. Devlet gönderiyor, dernek eliyle dağıtılıyor tevzi olunuyordu. Ondan sonra serbest oldu. Rahatlıkla bulunur, alınır ve kullanılır oldu.
O zamanlar kalayı devlet dağıtırdı diyor Ahmet Özdursun. Niksar'a ne kadar geldi 100 kg, 150 kg. Bu kalay esnafa dağıtılırdı. Ama bize yetmezdi. Ne kadar çok kalay, o kadar çok iş. Biz de ne yapardık. Sivas'a gider kaçak Suriye kalayı alırdık. Ama yakalandığında büyük cezası vardı. Ama devletin verdiği kalayın yerini tutmuyordu. Bizim kalayımız daha kaliteliydi.
Salih Çıtak'ta kalaycılık deyince temizlik, temizlik, temizlik diyor ve devam ediyor; O zamanlar kapları kalaylama hatta öncesinde temizlemek şimdiki gibi kolay değildi. Halkın gelir seviyesi bir değildi. Adam fakir olduğu için bazen iki üç yıl kalay yaptıramıyor. Tabii bu arada bakır kendi kendini yiyor yer yer gözenekler oluşuyor. Niye, tabii kalaysızlıktan. Biz önce onları ocakta tavlardık. Daha sonra da yıkama işlemi başlardı. Bizim kiremit ocağından aldığımız curuflardan yaptığımız kumla yıkardık. Zaten başka bir şey de o kapları temizlemezdi. Bazen bir parçanın temizlenmesi saatler sürerdi. İyi temizlenmezse kalay almazdı bakır. Şimdiki asit, tuzruhu vs. gibi kimyasal maddeler yoktu o zamanlar. Onun için çok zor temizlenirdi. Ne kadar eski bakırlar gelirdi. İlistir gibi delik deşik olurdu bazen. Biz onları önce tamir ederdik. Çok çatlak patlak olanlar için bir parça bakırı feda eder, diğerlerinin tamirinde kullanırdık. Çiviler, perçinler yapar, delikleri kapatır, yırtıkları kaynatır ve tamirini yaptıktan sonra kalaya başlardık.
GÜNLÜK HAYAT
Ahmet Özdursun, bir esnafın sabah işe başlamasını ve bir gününü şöyle anlatıyor; Sabah erkenden, çorbayı yemeden (O zamanlar sabah çorbaydı, çay may denilen bir şey yoktu, sonradan kahvaltı oldu) gidersin, dükkânını besmeleyle açarsın. Eğer işin varsa besmeleyi çekersin, ocağını yakarsın, işe başlarsın. İşin yok ise müşteri beklersin. Çorban, ekmeğin peşinden çocuklarla beraber gelir. Karnını doyurursun, daha sonra öğle çağı eve gidersen gidersin, gitmezsen efendime söyleyeyim, bir pide alırsın, üzerine ya üzüm, ya tahin helvası veya peynir zeytin neyse artık bir şeyler yersin. Akşam da evine gelirsin. Mesela fırınlarda her türlü pide yapılırdı. Kıymalı, çökelekli uzun pide yaparlardı. Katmer yaparlardı. Şekerli pide yaparlardı. Şekerli pide; pide açılır üzerine şeker serpilir, pide dürülür fırına verilirdi. Şimdi o çok sakıncalı bir şey. O şekerli pideyi eskiden çok yaptırırdı esnaf.
Salih Çıtak, öğle yemeğini anlatıyor; O kadar çalışmaya karşılık mesela öğle yemeği yarım ekmek veya çeyrek ekmek arasına elli gram helva veya çemen veya üzüm pekmezi olurdu. Sonraları durumlar daha iyi olunca ve etin kilosu beş liraya düşünce et alıp kavurmaya başladık ara sıra.
Ahmet Özdursun, şakalaşmalar oluyordu işte diyor. Umuma takılırdı, lâkap üzerine söylenirdi. Domino oynarlardı, sohbet ederlerdi işte boş kaldıkları zaman. Pazar yerindeki kahvelere daha doğrusu çay ocaklarına giderlerdi. Çok domino oynarlardı. En iddialı maçlar aşağıdan Bengiler'den Mustafa Elmalı ile olurdu. Onunla çok oynarlardı, onu çok kızdırırlardı, hep onun üzerine oynarlardı.
Salih Çıtak, ustalar arasında şakalar eksik olmadığı gibi kavgalarda olurdu diyor. Kavgalar daha çok benim müşterimi çaldın vs. gibi sebeplerden olurdu. Kavga edenleri büyük ustalar bir araya getirir, barıştırırlardı. Birbirleriyle ortak çalışan ustalar bazen anlaşamaz ayrılırlardı.
İsmet Tunca, eski ustalardan birinden dinlediği olayı anlatıyor. O günkü şartlarda çok zorlandığımız işler oluyordu. Çünkü vatandaş yıllardır kalaylatmamış bakırını. Yani tarif bile edemiyorum, böyle nasırlaşmış. Onu temizleyip kalay tutturmak çok zor. Bizim eski ustalarımızdan birisi nakletmişti. Gülbayır, eski adıyla Zera Köyü'nden o ustaya bir çorba kazanı gelmiş. O zamanlar domuz çokmuş, devlet eliyle domuzu kırdırırlarmış, mısırları yedikleri, mısırlara zarar verdikleri için. Adamcağızın o kadar canı yanmış ki o kadar temizlemeye kalay tutturmaya o kadar çok uğraşmış ki en sonunda isyan etmiş. Köylüye demiş ki, yahu domuzları niye öldürüyorsunuz? Bu kalayı öldürün demiş, mısırları tüketen esas bu kazanlar demiş. Bunları kaybedin demiş.