NİKSAR'DA KALAYCILARIN GÜNLÜK HAYATLARI
İsmet Tunca, okuma yazması olmayan eski bir ustalarına yaptıkları şakayı yine hoş bir anı olarak anlatıyor; Bizim bir ustamız vardı. Allah rahmet eylesin eski ustalarımızdan. Yine benden biraz büyük olan bir ustamızla şaka yapalım dedik. Bizim pazar yerinde bir kahvemiz var idi, yaşlıların devam ettiği. Orda en genç ben idim. Biz bu ustaya gurbetteki oğlunun ağzından bir mektup yazdık. Onların ailesini de tanıdığımız için aile fertlerine ayrı ayrı selam yazdık. İşte babacığım yılbaşı bileti almıştım, on bin lira para çıktı bunun beş bin lirasını sana gönderiyorum. Ayrıca kardeşlerimle sana hediyeler aldım. Onları da postaya verdim selamlar. Biz bu mektubu postaya attık. Bir gün sonra, ertesi günü postacıyı takip ettik. Postacı götürdü mektubu verdi. Ustamızın okuma yazması olmadığından okutmak için kahveye geldi. Bir şey bilmiyor tabi, mektubu bana uzattı ben yazdığım halde. Ben pot kırmamak için bayağı bir sıkıntıya düştüm. Ama yine de okudum. Ooo adamcağızın yüzünde güller açtı. Mektubu almasıyla doğru eve… Hanımı sergende ceviz kırarmış, tabii o zamanlar geçim zor. Hanımını sergenden çağırmış, daha sergende çalışmayacaksın, zengin olduk demiş. Tabii evde düğün bayram… Çoluk çocuğu demişler ki gidip bir şeyler alalım, para geliyor nasılsa. Bizim ustamız biraz zeki insandı. Demiş ki para gelsin de peşin parayla alalım daha iyi olur demiş. O gece o hülya ile yatmışlar. Ama işe bakın ki sabah oğlundan ikinci bir mektup geliyor. Bizimki sahte olduğu için hakikisi geliyor. Okuyorlar selam sabah, işte baba kusura bakmayın size de yardımcı olamıyorum falan. Ya bu ne iştir, dün para gönderiyordu bugün hiçbir şey yok, Allah Allah. Evde çocuklar okuryazar olduğu için zarfları inceliyorlar ve ilk mektupta Niksar mührünü görüyor ve Niksar'dan gönderildiğini anlıyorlar. Ben biliyorum bu işi kimin yaptığını diyor. Ertesi gün ilk işi kahvehaneye gelmek oluyor. Gerisini siz söyleyin artık. Tam kırk gün kahvesini söyledik susturmak için… Eskiden böyle muhabbetler vardı bugün yapılmıyor. Bugün bu şakayı yapamazsın zaten kaldırmaz kimse. O günkü şartlarda kaldırıyordu. Karşılıklı muhabbet ahenk içinde böyle geçiyordu günlerimiz.
Ahmet Özdursun, mesai dışında çalışmanın yasaklanmasını anlatıyor; Bir ara öğle tatilinde çalışmayı yasak etmişlerdi. Öyle bir emir çıktıydı. Rahmetlik Hamdi Çavuş vardı, o kontrol ederdi. Öğlen çağı canavar düdüğü derdik, şubeden, kaleden çalardı, herkes dükkânlarının kepenklerini kapatırdı, öğlen yemeğine. Mecburi, işin de olsa bırakacaksın, kötü bir şeydi. Yarım kalan işe tekrar başlamak demek, yeniden başlamak demek. Çok sürdü, bir buçuk sene filan devam etti. Altmış ihtilâlinden sonraydı.
İsmet Çıtak'ta bu mesai dışında çalışmanın yasak olduğu dönemde gece çalışırken nasıl yakalandığını anlatıyor; O dönemde iş çok, makinelerin çalışması lazım, bende gece çalışıyorum, yasak. Yasağa rağmen, ne yapacaksın makineyi kurmuşsun oraya. Ben girdim, çalışıyorum. Birde kapı vuruldu. Kapının arkasına da merdiven dayamıştım böyle, neyse açtım baktım belediye başkanı. Rahmetlik Hacı emmi, Softoğullarından Ahmet Kaynar, belediye başkanı. Ne yapıyorsun Karaoğlan dedi. Çalışıyorum dedim. Gece çalışmanın yasak olduğunu bilmiyor musun dedi. Dedim ki yasak olduğunu biliyorum ama gündüzün elektrik yok, cereyan yok. Gece de çalışmayacağız da ne yapacağız dedim. Şöyle durdu, sen de haklısın dedi ve çekti gitti.
Çıraklık günlerini tebessümle anlatıyor Salih Çıtak; İlk başlangıçta öncelikle sabah erken kalkardık. Babamdan önce gelir, dükkânı açardım. Öncelikle çeşmeden su getirir, dükkânın içini ve önünü sular, ondan sonra süpürürdük. Peşinden ocağımızı yakardık. Tabii o işlemden sonra peşimizden saat sekiz dokuz gibi sitillerle çorba gelirdi. Sabah çorbamızı içerdik. Mevcut elde başlı bir iş varsa babam gelince işe başlardık. Kapları yıkar, düzeltirdik, peşinden iş bitmişse yeni bir işin gelmesini beklerdik.