CUMHURİYET DÖNEMİNDE TOKAT’TA ŞEKERCİLİĞE KISA BİR BAKIŞ
VE ŞEKERCİ OSMAN ANKARALI
Bugüne kadar Cumhuriyet sonrası Tokat kent tarihinde esnaf ve eşraftan yer etmiş bazı şahsiyetlerle - Eski milletvekili Avukat Ali Dizman, Devlet Eski Bakanı Metin Gürdere, Salepçi Remzi, Sinemacı Ali Sabri Şekercioğlu, Bayan Berberi Hacı Ali Erdin’le ilgili araştırma yaparak Heeri Life Dergisi’nde ve Tokat Gazetesi’nde yayınladık.
Bu yazımıza konu olan Şekerci Osman Ankaralı, sosyal ve ekonomik açıdan şehrin yakın tarihine ışık tutacağına inandığımız çok önemli şahsiyetlerden biridir.
Çocukluğumda Behzat çarşısı ticari ve sosyal hareketliliğini henüz Sulusokak ve Meydan’a kaptırmamıştı. Bugün Sulusokak tüm yeni yapılanmalara rağmen can çekişiyor, diğeri eskisine yakın bir düzensizlik içinde de olsa işlevini sürdürmeye çalışıyor. İkinci Dünya Savaşının ekonomik bakımdan sıkıntılı geçen yıllarında yokluk günlerini yaşayan şehirdeki dükkânların çehresinde Amerika ile ilişkilerin belki biraz tesiriyle canlanmaya başlamasından olsa gerek 1950’li yılların sonu, 1960’ların başında bazı değişiklikler göze çarpıyordu.
Tahta kepenkli iş yerleri, bazılarının önlerinde öğle ve ikindi vakitleri asılan beyaz Amerikan bezlerinden namazdayız anlamında işaretleri ve doğru dürüst kaldırımı olamayan bu daracık koridorlarda köylüsüyle, şehirlisiyle akıp giden bir insan seli…
Eski Hükümet (adliye), Belediye, Devlet ve Verem Hastanesi, İbn-i Kemal ve Cumhuriyet İlkokulları, postane, Kur’an kursları, Artova Garajı, Mevlana ve Çay Hamamı, sinemalar, Yüksek Kahve, Orta Kahve, Meyhane, arzuhâlciler, berberler ve pek çok esnaf, şehrin büyük mahalleleri Darçay, Gençay ve Soğukpınar, Mahmut Paşa, Deve Görmez hep bu çevrenin içindeler.
Yeni hükümet binası da Behzat’a çok uzakta değil, iki dakika ötede. Saat kulesinin çanı, gelip geçene zamanı ve Behzat Camii’nin minaresinden yükselen ezan sesleri Müslümanlara namaz vaktini bildiriyor.
Evimiz Perviz Sokağı’nda olduğu için biz de o yıllarda bu hareketli mahallin gözü fazla açılmamış, uslu, demirbaş çocuklarıyız. Henüz ilkokulun ilk sınıflarına gidiyor, bu semtin taşlı sokaklarında havasını soluyoruz.
Şimdiki gibi herkesin cebinde para yok o zamanlar. Biz de rahmetli babamın dostu Leblebi Şevki( Buzluk) Amca’nın o köhne leblebici dükkânının önünden özellikle geçecek bir fişek kırık leblebiyi dökmeden meccanece ceplerimize yerleştirmesini bekleyeceğiz. Tabi sonrasında hemen yanı başındaki Şekerci Osman’ın o zamana göre oldukça modern sayılabilecek vitrinini seyrederek azıcık kendi kendimize yalanıp duracağız.
Sonra ortaokul, derken lise yıllarına ulaşınca biraz da yaşımız gereği cebimize de bozuk paralarla birlikte kâğıt paralar da girmeye başladı yavaştan. Kırık leblebi hâlâ revaçta ama biz bütün leblebi ve ay çekirdeğiyle birlikte nasıl oldu bilmiyorum akide şekerine alıştık. Hemen her hafta bir iki gün yüz gram akide şekeri almak, ağzımı tatlandırmak için Şekerci Osman’ın dükkânına giriyorum. Yazıhanede oturan, daima şık giyinen bir beyefendi olan Osman Ağabey isteğimize hiç üşenmeden kalkıp bizim 100 gram akide şekerini tartıp küçük, parlak kese kâğıdına koyuyor.
Şekerci Osman Ankaralı ile ilgili çalışmamızın başlangıcı iki yıl öncesine dayanıyor. 4 Ocak 2010 günü meslektaşım Mahmut Hasgül’le beraber Şeftali Sokağı’ndaki Mega Gıda’da Mehmet Karkacıer’le aldığımız randevu üzerine Tokat’ta o yıllarda modern sayılabilecek tarzda gelişen şekercilik ve Osman Ankaralı üzerine iki saate yakın konuşmuştuk.
İkincisi, Tokat Vakfı Başkanı Mehmet Samur Ağabeyle Sarıkamış Şehitlerine yürüyüş için gittiğimiz Sarıkamış yolunda, otobüste 7 Ocak 2011’de; bu çalışmanın devamını İzmir’den Tokat’a gelen kız evlatları Behice, Fatma ve Sabiha ile Tokat Anadolu Lisesi’nde Eylül 2012 de yaptık.
Bunu Cumhuriyet sonrası Tokat’ın ilk bilinen şekercisi Mehmet Doğulu’nun yeğeni kurukahveci Ercan Üncü ile de 11 Eylül 2012 Salı günkü görüşme takip etti. Ayrıca Bu çalışmalarımıza oğlu Ali Ankaralı’nın İzmir’den zahmet edip gönderdiği mektubu, Kemal Sülker’in “Savaş Yıllarında Bir Sürgün” ve Devlet Eski Bakanı, Tokat Milletvekili Metin Gürdere’nin “Zamana, Olaylara ve İnsanlara Şahitlik Edenlerin Anlattıklarıyla -20 Yüzyılda Tokat “adlı henüz basılmamış eseri ışık tuttu.
Şehrin ilk şekercisi Sivas’tan Tokat’a göç ederek yerleşen Mehmet Doğulu(1308-1960) ile ilgili daha geniş bilgi almak için 11 Eylül 2012 Salı günü Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği Başkanı Remzi Zengin Ağabeyle Tokat 1939 doğumlu, Perviz Sokağından da komşumuz olan, Kurukahveci Ercan Üncü’nün Behzat Semtindeki ahşap dükkanındayız.
Sülalenin Sivas’tan Tokat’a geliş hikayesini, babası Kurukahveci Mustafa Efendi’den (1309-1967) dinlediği savaş ve yokluk yılları hatıralarını biz de ilgiyle dinliyor, gerekli notları bir başka yazıda kullanmak üzere alıyoruz. Biz bu söyleşiden amcası Mehmet Doğulu’yla alakalı olanları aktarıyoruz:
“Dedem Sivas eşrafından Ömer, ninem ise Saniye Hanımdır. Babamla birlikte dört kardeş Mehmet, Mustafa, Ali Rıza ve Osman, Sivas’tan Tokat’a geldiklerinde baba mesleği şekerciliği devam ettirmişler. O zamanlar Tokat’ta şekerci yokmuş. Behzat Çarşısında vakıflara ait bir dükkânı kiralayarak şekerleme imalatına başlamışlar. Benim çocukluğumda bakır kazanlar vardı. İçine toz şekeri koyar kaynatırlar diğer maddeleri ilave ederek değişik şekerlemeler yapılırdı. Kışın Mersin ve Adana’dan Akdeniz’den sandık sandık portakal gelir biz de ailecek onları soymaya giderdik. İçini ye yiyebildiğin kadar, zira asıl kabuğu önemliydi. Ondan bugün piyasada pek göremediğim çok leziz portakallı lokum yapılırdı. Çikolata ise pek bilinmezdi şehirde. İstanbul’dan gelen Rumlardan kalma Besler ve Rion marka bisküviler vardı.
Zamanla amcam ve babam ticari yönden ayrıldılar. Amcam şekerciliğe devam etti babamsa kurukahveciliğe. Amcam cesur, ticaret ehli bir insandı. Zamanla işini büyüttü, kabına sığmaz oldu. Hatta kendisine bir dönem milletvekilliği dahi teklif ettiler ama o bunu kabul etmedi. Otuz beş yıldan fazla sürdürdüğü bu işi bırakarak 1955 yılında İstanbul’a gitmeye karar verdi. İşini, karşısındaki terzi komşusu Osman Ankaralı’ya devretti. Bildiğim kadarıyla Osman Ağabey mevcut birikimini verdikten sonra eline para geçtikçe kısa sürede kalan borcunu ödedi. Lâkin amcam İstanbul’da çocuklarıyla başka işlerle meşgul olarak şekerleme işine hiç girişmedi. Amcam benim de ismimi, çok sevdiği karşı komşusu Şapkacı Mustafa Ercan’dan dolayı koymuş.”
(Ercan Beyin ifadesine göre, Mehmet Bey “Doğulu” soyadını soyadı kanunu çıktığında farklı olsun diye özellikle almıştır. Mustafa Efendi, Üncü, diğeri Ali Rıza Ünlü soyadını almış. Büyük dedeleri Sivas’ta değirmencilik, unculuk yaparlarmış. Uncuoğlu konulacakken soyadları böyle değişik yazılmış.
Tokat’ta bu alanda altmış yıldan beri söz sahibi olan Mehmet Kargacıer, 1942 Tokat doğumlu, Şekerci Osman Ankaralı’nın kayınbiraderi ve bu işin içinde yoğrulmuş bizim de çocukluğumuzdan beri tanıdığımız ve görüştüğümüz, çevresinde sevilip sayılan beyefendi bir isim. Osman Ankaralı’nın hayat hikâyesini önce ondan dinliyoruz:
“Eniştem Osman Ankaralı, 1924 yılında Tokat’ın eski yerleşim yerlerinden Gaybi Mahallesi’nde doğdu. Babası Hafız Halil Efendi yıllarca Kat Kasabası’nda imamlık yaptı. Annesi Fatma Hanımdır. Evlerimiz yan yana idi. Eniştemin ilk mesleği terzilik idi. Bu mesleği 1950 yılına kadar sürdürdü. Ablamla evlendiğinde ben küçüktüm. İlk yeri Kuyumcular Çarşısı’ndaydı. Ustası Şapkacı Mustafa Ercan’dı. Yanlarında Sadi Sağlamer ve Veysel Kara kalfa olarak çalışıyordu.
O yıllarda Behzat’ta Mehmet Doğulu şekercilik yapıyordu. Onun da iş yeri karşısındaydı. Zamanla Mehmet Doğulu işini bırakarak İstanbul’a gitmek isteyince şekerci dükkânını ona bırakmak istedi. Enişteme:
-Sen bu işi becerirsin, gel burayı sana vereyim, dedi.
O da babama (Mehmet Kargacıer, 1892-1962) sordu, Babam:”Ben yardımcı olurum” deyince şekerci dükkânını ondan devraldı.
Eniştem oldukça girişimci bir ruha sahipti. Behzat’taki şekerci dükkanı evkafındı. Üstte evkaf memurunun lojmanı vardı. Arka tarafta ise ahır ve samanlık bulunuyordu. Oralara hemen her yıl bakım yaptırarak onarttı ve daha sonraki yıllarda buraya taşındı. Küçük kızı Behice bu evde doğdu.
O zamanlar mevcut şekerleme kazanları beşer kiloluktu. Zamanla bu kazanları büyüttük. Geceleri çok çalışırdık. Sonra akide şekeri çıkarttı. 1955 yılında İstanbul’dan kâğıtlı şeker makinesi alındı. Bu arada helvaya başladık. Sağdan soldan deneyimli ustalar çağırdık. O çok hevesliydi. Markası Ankaralı idi. İmalathanedeki işçi sayısını çoğaltmaya başlayıp bacanağını (Hüseyin Çevik, 1917-1976) usta olarak getirdi.
İş ilerleyince ülke çapında tanınan bisküvi olan Ülker’in bayiliğini aldık. Ondan önce Besler Marka alır satardık. Ülker’in sahibi Asım Besler bayileri gezmek için Anadolu turnesine çıkıp Tokat’a gelince eniştem motosikleti ile bütün müşterilerini gezdirdi. Bağ evinde ağırladık bana da –çok severmiş-vişne toplattırdı.
Ben ne zaman Ülker’e telefon açsam ya kendisi çıkar ya da –tembih etmişti ki mutlaka-sekreteriyle rahatlıkla görüşürdük. Bizden başkasına da bu yörede bayilik vermedi.
Bayilerle ilgili Samsun’da 1960 yılında düzenlenen toplantının birine eniştem geç kalmış, apar topar salona giriyor. Onu gören Asım Ülker (1911-2001) konuşmasında: “Şimdi Tokat’tan gelen arkadaşla Samsun başa baş “diyerek övüyor. O yıllarda Tokat küçük bir şehirdi ama ticari açıdan oldukça hareketliydi. Tokat’ın bütün ilçeleri bizden alışveriş yapardı. 1968 yılında ben de eniştemin yanına geçtim, daha önceden de belirtmiştim altı ay kadar urgancılık yaptım. 1968 yılında servislerde kullanılmak üzere bir Skoda aldık. Ehliyetim olduğu için çoğunlukla ben kullanırdım. Eniştem kısa sürede beni müşterilerle tanıştırdı. 1971 yılına dek servise beraber gittik. Aynı yıl Niksar Dumanlı Lastik Fabrikası’ndan ikinci el Thames marka 3 tonluk bir kamyon aldık. Bundan sonra işi biraz daha büyüterek toptancılığa dönüştürdük. Bu alanda herkes bizi kucaklayıp çok destek verdi. İş hacmi artınca Samsun’u bıraktık. Zamanla aldığımız araba da az geldi.
1970 yılında Sabri Ülker’le (1929-2012) tanıştık. Onlar Kırım muhacirleri idi. Besler Büsküvi Fabrikasında iki kardeş yıllarca çalışıp sonra kendileri bu işe başladılar. Ailece İstanbul’da ziyaret etmiştik. Çok milliyetçi idiler ve İslamiyet’e önem veriyorlar, kul hakkından sakınıyorlardı.
Gaybi Mahallesinden zamanla Şeftali Sokağına Hatice Ablamın evine taşındı. Ortanca kızı Sabiha burada doğdu. 1964 yılında meydana gelen büyük Şeftali Sokağı yangınında onun da evi yandı. Bunun üzerine şekerci dükkânının üzerindeki iki odalı eve taşındılar. 1970-71 de güç bela bu ev yaptırıldı. Ablamın çocuğu yoktu. Bu yüzden:
-Osman oğlum evi yap, senin olsun, demişti.
Aynı yıl imalathaneyi yeni makinelerle daha da geliştirerek buraya getirdik. Kendileri ise evi 1974 yılında buraya taşıdılar.
Eniştem Tokat’tan para kazanıp da dışarıya nakledenlere çok kızardı. Memleket sevdalısı bir insandı.
Yıllar birbirini kovaladı, şehrin saygın esnafları arasında yerini aldı ama eniştem 15 Şubat 1975 yılındaki TÖBDER olaylarında, yalan yanlış yakıştırmalar yüzünden mağdur oldu. O tarihte bazı yerler gibi maalesef onun da iş yeri yağmalandı. Devlet zararını tam olarak tazmin edemedi. Baktı ki olmuyor, 1979 yılı sonunda Tokattaki anarşist olayların artması üzerine İzmir’e ağlayarak göç etmek zorunda kaldı. Oysa onun bütün siyasi partilerden çok yakın dostları vardı. Hiç bir zaman fanatik siyasetçi olmamıştı.
Giderken çok üzüldü. Bana:”Hacı Mehmet, biliyorsun bu şehirden yükünü tutup gidenlere çok kızardım ama görüyorsun şimdi ben istemeyerek memleketimden ayrılıyorum, nasip böyleymiş” diyerek sarılıp ağladı. Ve ekledi .”Senden ricam Hac mevsimi geldiğinde beni Tokat’tan yazdır, kutsal topraklara oradan eş, dostla gitmek istiyorum.”dedi.
İkisini de yazdırdım ama ablam hasta olduğu için gelemedi. Doktorların müsaade etmemesine rağmen eniştem, 1986 yılında Tokat’a gelerek arkadaşlarıyla hacca gitti. Üzüldüğü bir noktada daha önceki yıllarda camiye giderken bazı cemaatin “Bak komüniste, günahlarını affettirmek için camiye gidiyor” sözleri idi.
1988’de İzmir’de maalesef Tokat’a hasret vefat etti. Vefatını haber aldığımda Niksar’da serviste idim. O zaman cep telefonu yok. Tokat’a geldiğimde damadı Orhan Çatalyürek ve kızı Fatma da hareket etmişlerdi. Cenazesini Tokat’a getirmeyi düşündük, zira bu topraklara hasretti. Ancak şartlar uygun olmadı. Otobüsle İzmir’e gittik. Karşıyaka Bostancı Camii çok kalabalıktı. Okul arkadaşı Muhittin Füsunoğlu o zaman Ege Ordu Komutanıydı. O da bir manga askerle cenazeye gelmişti. İzmir’de yaşayan Tokatlılar akın etmişlerdi. Acı içinde o vaziyeti görünce üzüntüm gitti. Ablam Sündüs de 2007’de vefat etti.
İlk çocuğu Ali Ankaralı, yeğenim 1945 doğumlu. Onunla beraber Gaybi Mahallesi’nde büyüdük. 1968 yılında Mahkemeönü’nde bir urgancı dükkânı devralmıştım. Altı ay kadar çalıştım. Sonra eniştemin teklifi üzerine yanına geçtim. Daha çok pazarlara giderdim. Çoğu kez de yürürdük. O günler bazen rüyalarıma bile girer. Öğrenim hayatım uzun olmadı. Gazi Osman Paşa İlkokulu’na devam ederek 5. Sınıfı pekiyi derece ile bitirdim.
İlkokulu bitirince beni İstanbul’a götürdüler. İstanbul’da başçavuş dayım vardı. On beş gün kalıp hemen her yerini gezdirdiler. Ender, Golden, Elit, Mabel şekerleme fabrikalarına gittik. Akşam eve dönüşümde kucağımda bir sürü çikolata vardı. Eniştem beni bu gezi ile ödüllendirmişti.
Tokat’ta biz hâlâ onun geleneğini sürdürüyoruz. Sağlam ve güvenilir bir ticaret yapmışsanız müşteri sizi kolay kolay bırakmaz. 1980 yılında İpeklilerle beraber burayı devraldık 1985 yılına kadar devam ettik. Faik Ağabey Antalya’ya nakledince biz Necati İpekli ile işe devam ettik. 1996 yılı sonunda onlardan anlaşarak tatlılıkla ayrıldık. Üç oğlum vardı. Bunlardan Zeki’yi Yıldız Teknik Üniversitesi mezuniyetinden sonra başladığı Tokat Devlet Su İşlerinde Müdür yardımcılığı görevinde iken 1998 yılında trafik kazasında kaybettik. Şimdi Muzaffer ve Zafer’le beraber çalışıyoruz. İkisi de Cumhuriyet Üniversitesini bitirdi.
Eniştem benden bir şey saklamaz, her şeyini söylerdi.
-“Sen niye Halk Partili oldun?” derdim. O da:
-“Ben Demokrat Partinin bu ildeki kurucularındanım. Çok çalıştım, öyle zaman geldi ki bisikletle Biskincik Köyü’ne Demokrat Parti’ye rey toplamaya bile gittim.” Diye cevap verdikten sonra başından geçen şu olayı anlatmıştı:
“Bu mesleğe başlayınca bir ara şeker buhranı oldu. Toptancı Mehmet Emin’den beş çuval şeker alır onun parasını verir sonra yenisini alırdım. O sıkıntılı günlerde DP İl binasında bir siyasinin, kaça alıyorsun kaça satıyorsun, ne kadar kar ediyorsun, bir kamyon alabilir misin? Sorusuna elbette alırım, dedim.
Sen fabrikadan bir kamyon şeker al imalata harcamadan biz de senden alalım. Deyince bana adeta siyasi rant, ulufe olan bu teklif karşısında çok sinirlendim. Teklif eden siyasi de vaziyeti anlayıp süratle oradan kaçtım. Bu durum karşısında o siyasi partide kalmanın doğru olmayacağını düşünerek ayrıldım. Daha sonra bu tepki üzerine CHP’liler geldiler.”
Yoksa eniştem oyunuzu şuna verin, buna verin diye kimseye bir telkinde bulunmamıştır.
Tokat’a dışarıdan gelenlere çok yardımcı olurdu. Kemal Sülker olayı ve sonrasındaki siyasi söylentiler de bana göre bu misafirperverlikten çıktı.
İlk CocaCola ve Ankara Kızılcahamam Soda bayiliğini biz aldık. Yüksek Kahve’nin karşısındaki Ahmet Eroğlu’nun (inekçi) evinin ve bahçesinin boş yerlerini depo olarak kullanırdık.”
Mehmet Samur Ağabey’le Sarıkamış’a giderken otobüsümüzde röportaj yaparak özellikle Tokat’ta şekercilik üzerine konuştuk:
“Benim bildiğim Tokat’ta Mustafa Üncü, şu an kurukahvecilik yapan yeğenim. Ercan Üncü’nün babasıdır. Hacı Ağa’nın küçük kardeşiydi. Şekerci Mehmet Doğulu (Şekerci Mehmet Efendi) vardı. Mehmet Efendi Doğulu soyadını aldı. Halk Bankasının bitişiğinde iş yeri vardı. Bunlar Sivas merkez köylerinden Çelebiler’den gelmeler.
Ercan dayımın babası gençliğinde Sivas’ta kurukahvecilik yapmaktadır. İkinci İhtiyat askerliği için Tokat Kolordusuna veriliyor. Terhisine 3,5-4 ay kala askerlerde göz hastalığı -trahom- başlıyor. Mustafa Efendi Sivas’ta bir eczacıdan öğrendiği çinko sülfürün çinkoda eritilerek gözlere sürme işini Kolordu Tabibine söyleyince tabipler de bu kimyasal karışımı uygun görerek Sivas’tan bu ilacı getirterek askerlerin gözüne sürerek iyileştirirler. Kolordu Komutanı bu durum üzerine Mustafa’ya:
-Seni Sivas’a göndermeyelim, burada kal eczacı kalfası ol. deyince :
-Komutanım, Sivas’ta benim kardeşlerim var, demiş. Bunun üzerine komutanı:
-Evladım onları da al getir, demiş.
Böylelikle dört kardeş Tokat’a taşınmışlar. Biri şekerci dükkanı, diğer ikisi kuru kahveci dükkânı açıyorlar. Hacı Mustafa Üncü de Kolordu’da göreve başlıyor. Ancak altı ay sonra Kolordu Tokat’tan İstanbul’a nakledilince Mustafa Üncü Tokat’ta kalıp kurukahveciliğe devam ediyor.
Osman Ankaralı’dan “Savaş Yıllarında Bir Sürgün”(Çağdaş Yayınları 1986) başlıklı eserinde uzun uzadıya bahseden bir şahsiyet de Kemal Sülker’dir. Sülker, (1919-1995) bu mesleğe 1938 yılında İstanbul’da on dokuz yaşında Tan Gazetesi’nde başlayan bir gazetecidir. Türkiye’de işçi sınıfının hakları için işçi sayfaları hazırlayan ve sendikacılığı başlatan bir kişidir. Edebiyatta Sebahattin Ali, Nazım Hikmet, Orhan Kemal’le ilgili araştırmalar yapıp kitaplaştırmıştır. Türkiye Yazarlar Sendikası, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti kurucularındandır. Türkiye İşçi Partisi Genel Sekreterliği, DİSK Genel Sekreterliği yapmıştır. Gazetedeki yazılarından, işçilerle ilgili yaptığı bir anket ve Nazım Hikmet’e yazdığı mektuplardan dolayı İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi 4.sınıf öğrencisi iken 1939 yılından itibaren Sıkıyönetim Kumanlığı’nca İstanbul dışında mecburi ikamete tabii tutulmuştur. İlk sürgün yeri 1943 Konya’dır. 1944’de Hatay’a gönderilir. Tokat’a gelişi ise 15 Mart 1945’tir. Trenle Turhal’a gönderilmiş, oradan da bir komiser muavini ve iki sivil polis gözetiminde minibüsle Tokat’a getirilmiştir.
Tokat’ta iki yıl Belediye Hanı’nda kalmış, Tekel Başmüdürlüğünde memur olarak çalışmıştır. 6 Ocak 1947’de Örfi İdarenin sona ermesi ile on bir gün sonra buradan ayrılarak İstanbul’a dönmüştür. İki yıl kaldığı Tokat’ta herkesin dikkatini çekecek şekilde pek çok kişi ile sıcak dostluklar kurmuştur. Bunlar arasında Komiser Alişan Bey, Belediye Hanının işletmecisi Lütfi Üçdirhem, Kitapçı Nuri Diren, Şekerci Osman Ankaralı, Tarih Öğretmeni Halis Asarkaya, Milli Kitaplık Memuru Ali Rıza Aykut, Belediye Ayar Memuru Ferit Acunsel, Vasfi Diren, Müze Memuru Nuri Savuran, Sinemacı Ali Sabri Şekercioğlu, Gazeteci Mehmet Tokatlı, Terzi Ahmet Kesici, Tekel Baş Müdürü Muzaffer Hitit, Milli Eğitim Müdürü Metin Keçik, Nüfus Müdürü Kutbettin Türkmen, Mustafa Latifoğlu, İsmail Özerol, Foto Cemalettin Peker, Ortaöğretim Müfettişi Fikret Ergüvenç bulunmaktadır.
Osman Ankaralı’yı arkadaşlarından Tokat Devlet Hastanesi’nden emekli, Bahattin Acaralı’nın (Cipçi Bahattin)ağzından dinleyelim:
“Osman Ankaralı, şehrin en muhafazakâr semti olan Kışla Semtindendi. Oranın değer yargıları içinde yetişmişti. Kendi halinde, sosyal hayata pek katılmayan, siyasette ön plana çıkmayan, kimseyle kavgası olmayan bir esnaftı. Şehrin tek şekercisi olduğu için herkes ondan alışveriş yapardı.
Ama onun komünist olduğuna dair yaygın bir inanış vardı. Dükkânındaki telsizle Moskova ile görüştüğü söylenirdi.
Toplumun Osman Ankaralı’ya bu bakış ve değerlendirmesinin sebebini 1945 yılında Tokat’a sürgün edilen sosyalist gazeteci Kemal Sülker’le olan ilişkisinde bulabiliriz.
Kemal Sülker Tokat’a gelince otelin yakın çevresindeki Terzi Osman Ankaralı, Singerci Hasan Çakırgülmez, Kitapçı Nuri Diren, Terzi Sabri Hanlı gibi isimlerle dostluk kurmuştu, Tokat Belediye Parkında onun etrafında toplanır, ağzımız açık hayranlıkla dinlerdik. Anlaşılan bu insanları o zaman kadar hiç işitmedikleri ve her ilk işitenin şarap gibi başını döndüren Kemal Sülker’in sosyalist görüşleri etkilemişti.”
Oğlu Ali Ankaralı:
“Ortaokul mezunu olan babam okumayı çok severdi. Hâlâ onun alıp okuduğu kitapları saklarım. Babam terzi iken kendisine oldukça güzel bir palto dikmiş. Bu palto da Kemal Sülker’in çok hoşuna gitmiş. Sülker’in sürgün cezası bitince babam da hatıra olsun diye o paltoyu vermiş. O yıllarda Nazım Hikmet (1901-1963)Bursa’da hapishanede yatıyor. Kemal Sülker zaten arkadaşı üzerindeki paltoyu soruyor. O da Tokat’ta tanıştığı Osman Ankaralı adında bir arkadaşının hatırası olduğunu belirtiyor ama çok hoşuna gittiğini anlayınca da Nazım’a veriyor. Nazım da hapisten çıkınca o paltoyu Ressam İbrahim Balaban’a (1921-) hediye ediyor.
Yıllar sonra İzmir’de TÜYAP Fuarında Kemal Sülker’in imza günü olduğunu öğrenince babamı da götürdüm. Önce ben yanına gidip kitap imzalattım. Osman Ankaralı’yı sordu. Babam dedim. Hemen ayağa kalkarak nerede olduğunu sordu. Burada olduğunu söyledim. Buluştular yılların hasretini saatlerce sohbet ederek giderdiler.
Babam DP Tokat il kurucularındandı ama 1954 yılında partideki politik sapmaları görünce istifa etti. CHP’ye geçmedi ama dışarıdan destek verdi.
15 Şubat olaylarında ÜLKER Firması Tokat’a müfettiş gönderdi. Ben de siyasi yapımızı olduğu gibi anlattım. Küçük şehirlerde çalışkan ve sevilen insanların kendileri istemese de halkın onlara siyasi partilerde baskı yaparak görev verdiklerini, dolayısıyla hizmetten kaçınılamayacağını anlattım. Babamın değil benim il yönetiminde olduğunu söyledim. ”
Ali Ankaralı’nın bu çalışmaya ışık tutmak için kız kardeşleriyle şahsımıza göndermiş olduğu mektup da aynen şu şekilde:
“Babam Osman Ankaralı 1924 senesinde iki kız bir erkekten sonra ailenin dördüncü çocuğu olarak dünyaya gelmiş, ailenin en küçüğü.
Babası cami hocası Halil Efendi, annesi ev hanımı Fatma Hanımdır. 1930’lu yılların yokluğunda kışın okuyarak yazın çalışarak ortaokulu bitirmiş. Askere kadar terzi kalfalığı yapmış bu arada annemle evlenmiş. Ben doğduktan sonra askere gitmiş, bu evlilikten üç kız kardeşim daha dünyaya gelmiş. Askerden geldikten sonra Kuyumcular Çarşısı içerisinde terzi dükkânı açmış. O dönemde arkadaşları Gazeteci dükkânı sahibi Nuri Diren, Kitapçı Mehmet Tokatlı, Singerci Hasan Çakırgülmez, Ahmet Kesici ve sosyal yönü faal olan birçok arkadaşı olmuş.
Babam okumaya çok meraklı bir kişiydi. Aklım erdiği andan itibaren her gün eve bir gazete alınırdı. O gazeteleri ilanlarına kadar okurdu.
1951 yılında o zamanki şekerci Mehmet Doğulu ailevi sebepten işyerini satılığa çıkarınca arkadaşlarının teşviki ve yardımı ile terziliği bırakıp şekercilik yapmaya başlamıştır.
Babam okumayı çok seven ve toplumsal olaylara yakından ilgi duyan bir kişilğe sahipti. Demokrat Partinin Tokat’taki faaliyetlerine 1954 yılına kadar katılmış o yıldan sonra parti faaliyetlerini beğenmeyerek ayrılmış bir daha da siyasi partilere girmeyerek, sosyal demokrat yapısı gereği toplumu her zaman aydınlatmayı ve zayıflara, yoksullara yardım etmeyi kendisine ilke edinmiştir. Babam çocuklarına karşı da sevecen ve arkadaş gibi yaklaşmıştır.
1970’li yıllarda Türkiye’de başlayan anarşili yıllardan bizler de üzerimize düşen tacizi görerek 1979 yılı sonunda Tokat’tan İzmir’e taşındık.
İzmir’e geldikten sonra da yüreğimiz hep Tokat hasretiyle yanmıştır. Mayıs 1988’de kalp krizi neticesi kaybettik. Babam öldüğü zaman en yakın arkadaşımı kaybetmiş oldum. Biz her zaman iki arkadaş gibi konuşur, tartışırdık. Onun yokluğuna hâlâ alışmış değilim. En sıkıntılı anlarımda mezarının başına gider sanki rahmetliyle konuşur, dertleşirim. Nur içinde yatsın.”
Ve Rahmetli Osman Ankaralı’nın dört yadigârından üç kızı memleket hasretiyle geldikleri Tokat’ta bizi de ziyaret etme nezaketi gösterdiler.
En büyüğü 1947 Tokat doğumlu Fatma Ankaralı (Çatalyürek) kendisi gibi emekli eğitimci Orhan Çatalyüek’le evli ve Tokat’ta ikamet ediyor. İlkokulu Gazi Osman Paşa İlkokulu’nda, ortaokulu Gazi Osman Paşa Lisesi orta bölümünde tamamlayarak Tokat İlköğretmen Okulu’ndan mezun olmuş. Tokat merkez Avlunlar Kasabası’nda, Zodu Köyünde ve Merkez Gazi Osman Paşa İlkokulu’nda çalışmış.
İkincisi Sabiha Ankaralı 1949 doğumlu ilkokulu Gazi Osman Paşa İlkokulu’nda tamamladıktan sonra daha çok babasına yardımcı olmuş. Bir ara, bir bayan terzisinden (Perviz Sokağı’nda Necmiye Hanım) dikiş dersleri almış, iki yıl da Tokat Akşam Kız Sanat Okulu Biçki-dikiş-nakış Bölümüne devam etmiş. 1997’de evlenmiş ama üç yıl sonra eşini kaybetmiş. Şimdi İzmir’de kardeşi Behice ile beraber oturuyor.
Ailenin en küçüğü Behice Ankaralı, Tokat 1951 doğumlu. O da İlkokulu Tokat Gazi Osman Paşa İlkokulu’nda tamamlamış. Babasının yanında en fazla çalışıp işi yürüten evladı. Dolayısıyla diyebilirim ki Osman Ankaralı’yı oğlu Ali’den sonra en çok tanıyan o. Bu yüzden mülakata en çok cevap veren de o oldu:
Babam ortaokulu bitirince bir müddet marangoz yanında çalışmış. Doktor Fahrettin Kartal’ın kayınpederi Marangoz Osman’nın yanında; sonra o yıllarda itibarlı bir meslek olan terziliğe Mustafa Ercan’ın yanında (Ahmet Kesici’nin kayınpederi) başlamış. Halam Hatice Mudanlı ona bir Singer marka dikiş makinesi vermiş. Babam şekercilik işine girişince bu makineyi satarak kendisine sermaye yapmış. Çocukken bakkalların kapalı camekânlarındaki bazı rengârenk şekerlemeleri seyreder imrenir: “Şu şekerler benim olsa” diye hayal edermiş…
1979’da İzmir’e taşındık ama her yıl Tokat’a gelip, Fatma Ablamın evinde birkaç ay kalarak hasret giderdik. İzmir Karşıyaka’da büyük bir market açarak dört yıl işlettik sonra tecrübelerimize güvenerek lokum imalathanesi açtık. Birkaç yıl sonra bu işi de bıraktık. Şimdi ben de emekliyim. İzmir Tokatlılar Vakfı’nda faal olarak görev yapıyorum. İnşallah bir şubesini de Karşıyaka’ya açmayı düşünüyoruz.”
Fatma Çatalyürek: “Babam çok sevecen bir insandı. Hiç sert değildi. Çevresi daima ona saygı duyar ve severdi. Onun istemediği bir şeyi yapmaktan bütün kardeşler çekinir ve bakışlarından anlardık. Ama bizim üzerimizde de asla baskıcı bir tavır takınmadı. Annem vefat edeli ise dört yıl oldu. Kendi halinde sessiz bir kadındı. Babamla en ufak bir tartışmalarını bırakın yüksek sesle konuştuklarını duymadık. Bir de babam müsait zamanlarda anneme yardım ederdi. Asıl özelliği eğitime çok önem verirdi. Bazı mağdur öğrencilere yardım ettiğini başkalarından duyardık.
Sabiha Ankaralı: Bana göre babam mükemmel bir insandı. Yenilikleri sever teşvik ederdi. Asla sabit fikirli olmadı. Anneme mutlaka yardım ederdi. Yemek konusunda seçici değildi. Şekerci dükkânımız şehir merkezinde ve babamın çok çevresi olduğu için gelen gidenimiz çok olurdu. Annem bu yüzden mutfaktan fazla çıkamaz, babam da misafirlerin diğer işlerini takip ederdi. Bayram öncesinde çok yorulurduk. Bir yandan da mevlit şekeri, lokum kesme, dizme işleri bizi bir hayli yorardı ama bütün bunları isteyerek yapar, bayram sonrası biz de mutlu olurduk.
Tabi babam İzmir’de memleketten uzak kaldığı için çok mutlu olamadı. Sekiz yıl sonra da kaybettik. Vefatında Kara Kuvvetleri Eski Komutanlarından Orgeneral Muhittin Füsunoğlu cenazesinde çok duygulu bir konuşma yaptı. Bütün cemaat dua ile birlikte hüzünlendi.
Hacc’a memleketimden gideceğim diyerek Tokat’tan sevinçle uğurlamıştık ama Tokat’tan ayrılışımızın zorluğunu ne kendimize ne de babamıza hiç unutturamadık.”
Evet, bizim çocukluğumuzda da hep Osman Ankaralı Ağabeyin dükkânında büyük bir telsiz olduğunu, Rusya’yla konuştuğunu söylerlerdi. Bu yüzden olacak, bazen yazıhaneye çekinerek de olsa göz atar, o söylenen telsizi bulmak isterdim ama, ne dedikodusu yapılan telsizi gördüm ne de komünistliğini. Şayet Osman Ankaralı, Tokat’ta 1945 yılında sürgün hayatı yaşayan-sosyalist, gazeteci Kemal Sülker’in tesirinde kalsaydı, sanırım 1950’li yıllarda Demokrat Parti’nin kurucuları arasında yer almazdı.
1968 kuşağına ve 1970’lerin gençlerine yüksek köşelerinden,yalılarından kalemleriyle gaz veren,kardeş kardeşi kırarken adeta seyreden zihniyet sahibi pek çok kişinin bugün yağdanlıklarına bir şeyler damlatılması için mevcutların önünde ne tür cambazlıklar yaptığını rahatlıkla görüp izlediğimizde dünü daha iyi anlamamız ve sorgulamamız gerektiğine inanıyorum.
Maalesef cehalet ve önyargı, milletimizi zaman zaman kendisini sevene düşman, kendisini satana dost etmiştir. İncelediğimiz kadarıyla Osman Ankaralı, milletini seven aydın bir insandı.Halkımız kıymetini bilemedi…
Allah rahmet eylesin.
Bundan sonraki yazılarımızda yakın tarihimizin unutulmaz simalarını, şehir kültürümüze katkısı olan şahsiyetleri incelemeye devam edeceğiz. Cimcim Restaurant sahibi Zeki Polatlıgil, Kebabçı Efendiağa Somtürk üzerinde çalıştığımız kişilerdir. İnşallah yakında onların hikâyeleriyle tekrar huzurunuza geleceğiz.